BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

1/7/2006 - İHLAS

Bediüzzaman bir sözünde ihlası şu şekilde tarif etmektedir:

Ey ahiret kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur'aniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz: Bu dünyada, özellikle ahiret hizmetlerinde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir aracı, en önemli dayanak noktası, en kısa bir hakikat yolu, en makbul bir manevi dua, amaca ulaşmada en kerametli vasıta, en yüksek bir karakter, en safi bir kulluk: İhlastır.1
Bediüzzaman'ın da önemle vurguladığı gibi ihlas, insanın kulluk vazifesini eksiksiz bir şekilde yerine getirebilmesi için sahip olması gereken en önemli özelliklerden biridir. Çünkü "Şüphesiz, sana bu Kitabı hak ile indirdik; öyleyse sen de dini yalnızca O'na halis kılarak Allah'a ibadet et. Haberin olsun; halis (katıksız) olan din yalnızca Allah'ındır…" (Zümer Suresi, 2-3) ayetiyle de emredildiği gibi gerçek din ancak ihlasla, katıksızca Allah'a yönelmekle yaşanabilir. Bediüzzaman Said Nursi insanın yaptıklarıyla Allah katında değer kazanabilmesi için ihlası kesin olarak kazanması gerektiğine şu sözleriyle dikkat çekmiştir:


    … Madem ihlasta sözü edilen özellikler gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var… Elbette herkesten ziyade bütün kuvvetimizle ihlası kazanmaya mecbur ve vazifeliyiz ve ihlasın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa hem şimdiye kadar kazandığımız hayırlı hizmetler kısmen ziyan olur, devam etmez; hem şiddetli sorumlu oluruz.2

Allah, Kuran ayetleriyle insanın katıksız bir iman ve ihlası nasıl kazanabileceğini bildirmiştir. Ayrıca her insan da ihlası ve samimiyeti tek başına kavrayabilecek ve yaşayabilecek şekilde yaratılmıştır. Dolayısıyla ihlası kazanmak ve artırmak son derece kolaydır. İnsan hiçbir bilgiye sahip olmasa dahi sırf vicdanına başvurarak ihlası kazanabilir. Sırf samimi bir kalple Allah'a yönelmekle, ihlası zedeleyen tüm tavırlardan arınıp, hangi tavrın ihlaslı hangisinin ise ihlassız olduğunu anlayabilecek hale gelir. Bu nedenle de insan vicdanın nasıl Rahmani bir rehber olduğunu bilmeli, hiçbir zaman için "Hangi tavrın ihlaslı olacağını bilmiyordum", "Gösterdiğim davranışın ihlasımı zedeleyebileceğini tahmin edemedim", "Ben samimi ve ihlaslı olduğumu sanıyordum" gibi mantıklarla kendisini kandırmamalıdır. Tüm bunların insanın vicdanını rahatlatmak için öne sürdüğü samimiyetten uzak düşünceler olduğunu aklından çıkarmamalıdır. Çünkü vicdanına uyan bir kimse için ihlası kazanmak ve bunu ahirete kadar muhafaza etmek son derece kolaydır.

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1/7/2006 - DÜNYA HAYATININ GEÇİÇİLİĞİ

Kategori: YAZILAR
Dünyanın dört bir yanında belki de istisnasız tüm insanların dilinde ya da en azından zihninde olan bir konu vardır; uzun yaşayabilmek, hatta mümkünse hiç ölmemek… Bilim adamları yüzyıllardır bu konuda ciddi araştırmalar yapmakta ve insanları daha uzun yaşatabilmenin bir formülünü bulmaya çalışmaktadırlar. Ancak ne var ki bugüne kadar bu çalışmalarda hiçbir gelişme kaydedilememiştir. Çünkü Allah "Senden önce hiçbir beşere ölümsüzlüğü vermedik; şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacaklar? Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz." (Enbiya Suresi, 34-35) ayetleriyle her insanın ölümlü olarak yaratıldığını ve eceli geldiğinde mutlaka bu gerçekle yüz yüze geleceğini bildirmiştir.

İnsanlar her ne kadar düşünmek ya da kabullenmek istemeseler de gerçek budur; insan ölümlüdür. Dünya hayatı ise son derece kısa ve geçicidir. Her insan denenmek üzere, ortalama altmış yetmiş yıl süren bir zaman dilimi için dünyada bulunmaktadır. Bu nedenle insanın planlarını dünya hayatı üzerine kurması, geçici bir sebeple bulunduğu mekanı asıl hayatı kabul edip, sonsuza kadar asıl hayatını yaşayacağı ahireti unutması çok büyük bir hatadır.

Bu gerçek her insanın rahatlıkla anlayabileceği kadar açık ve sadedir. Ancak "O amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır." (Mülk Suresi, 2) ayetiyle bildirilen dünyadaki imtihan ortamının oluşabilmesi için Allah dünya hayatını süslü kılmıştır. İnsanların büyük çoğunluğunun dünya hayatının menfaatlerinden daha fazla yararlanabilmek için adeta bir yarış içerisine girmiş olması, insanı aldatmamalıdır. Çünkü gaflet içinde bocalayan çoğunluğun bir ölçü olmayacağı Kuran ayetleriyle insanlara bildirilmiştir. Mal yığıp biriktirmeye çalışanlar, makam sahibi olabilmek için inançlarından ödün veren kimseler, insanların gözünde yer edinebilmek ya da itibar sahibi olabilmek için şekilden şekile giren insanlar yanlış idealler peşinde koşmaktadırlar. İnsanın bir tiyatro sahnesinde seyrettiklerini gerçek sanarak, sahnelenen senaryo doğrultusunda bir tavır ortaya koyması ne kadar mantıksız, ne kadar komik ve ne kadar küçük düşürücü ise, dünya hayatını gerçek sanarak büyük bir hırs ve koşuşturmacayla buraya yönelik menfaatlerin peşinde koşan kimselerin durumu da bundan farksızdır.

Ancak unutulmamalıdır ki kendilerini sadece dünya hayatına adayan insanlar gibi, "hem ahireti hem de dünya hayatını birlikte kazanayım" düşüncesinde olan kimseler de hatalı bir tavır içerisindedirler. Dünya hayatı insanlar için bir nimet olarak yaratılmıştır. İnsan bu dünyadaki tüm güzelliklerden en fazlasıyla yararlanacak, nimetlerden en güzel şekilde istifade edecektir. Ancak hiçbir zaman için bunları kendisine ideal edinmeyecek, hırsla bu nimetlere yönelmeyecektir. Tüm bunları dini en güzel şekilde yaşayabilmek, Allah'ı takdir edebilmek, Allah'ın kendisine lutfettiklerini görüp şükredebilmek için kullanacaktır. İnsanın "hem Allah'ın rızasını kazanacak şekilde bir yaşam süreyim, hem de dünya hayatının menfaatlerinden olabildiğince yararlanayım" şeklinde bir mantık ile hareket etmesi ihlasını zedeleyen bir tavır olur.

Allah Kuran'da geçen "Güç ve basiret sahibi olan kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da hatırla. Gerçekten Biz onları, katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp-anan ihlas sahipleri kıldık. Ve gerçekten onlar, Bizim katımızda seçkinlerden ve hayırlı olanlardandır." (Sad Suresi, 45-47) ayetiyle Peygamberlerden örnek vermiş ve asıl makbul olanın katıksızca ahireti düşünüp ona göre hareket eden kimselerin davranışları olduğunu hatırlatmıştır. Allah böyle bir ihlasla Kendisine yönelip ahireti isteyen kimselere zaten dünya hayatının en güzel nimetlerini verir. Dolayısıyla da ihlastan uzaklaşarak "hem dünya hem ahiret benim olsun" diyen insan her ikisinden de gereği gibi nasibini alamazken, katıksızca ahirete yönelen kimse hem dünya hem de ahiret hayatının nimetlerini kazanır.

Bediüzzaman Said Nursi de "Evvela sebebi, sırr-ı ihlastır. Çünki dünyada geçici zevkler, kerametler tam nefsini mağlub etmeyen insanlara bir maksad olup, uhrevi (ahirete yönelik yaptığı amellere) ameline bir sebeb teşkil eder, ihlası kırılır. Çünki amel-i uhrevi ile dünyevi maksadlar, zevkler aranılmaz. Aranılsa sırr-ı ihlası bozar."13 sözleriyle nefsin tam eğitilmemiş olmasından dolayı ahiretin yanında dünyayı da amaç edinmenin ihlası kıran, ahirete yönelik salih amellerde bulunulmasına engel teşkil eden bir tavır olduğuna dikkat çekmiştir.

Yine bir başka sözünde ise Said Nursi dünya hayatını en mutlu ve en güzel şekilde yaşayanın, 'dünyayı bir misafirhane olarak kabul eden kimse' olduğunu belirtmiştir. Çünkü bu düşünce söz konusu kişiyi Allah'ın rızasını kazanmaya ve ihlaslı davranmaya yöneltmektedir.

    Görüyorum ki: şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki, dünyayı bir askeri misafirhane telakki etsin ve öyle de izan etsin ve ona göre hareket etsin. Ve o telakki ile, en büyük mertebe olan rıza mertebesini çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe pahasına daimi bir elmasın fiatını vermez; istikamet ve lezzetle hayatını geçirir.

    Evet, dünyaya ait işler, kırılmaya mahkum şişeler hükmündedir; sonsuz ahirete ait işler ise gayet sağlam elmaslar kıymetindedir. İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve hararetli muhabbet ve dehşetli hırs ve inadlı talep ve hakeza iddetli hisler, ahirete ait işleri kazanmak için verilmiştir. O hissiyatı, şiddetli bir surette fani dünya işlerine yöneltmek, fani ve kırılacak şişelere, baki elmas fiatlarını vermek demektir.14

Bediüzzaman bu sözünde dünya hayatını kırılacak bir şişeye, ahireti ise bir elmas parçasına benzetmiştir. Dünya hayatına kapılarak ihlastan uzaklaşan kişi bu değersiz cam şişe için elması feda eden kimse gibi ahiretini kaybetmektedir. Dünyanın bir misafirhane olduğunu anlayan kimse ise bu hataya düşmeyerek dünyada da ahirette de en güzel hayatı yaşamaktadır.


                                                                                               BEDİÜZZAMAN
  

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1/7/2006 - ÖLÜMÜ,HESAP GÜNÜN VE AHİRETİ DÜŞÜNMEK

Kategori: YAZILAR
Pek çok insan ölümü yanlış bir bakış açısıyla değerlendirir ve dünya hayatındaki her türlü güzelliğin son bulduğu, insanın bir daha hayat bulmamak üzere yaşama veda ettiği ve toprağa karışarak çürüyüp yok olduğu bir son olarak görür. Ancak bu inançları Allah'ın varlığını, dünya hayatının ve kendilerinin yaratılış amacını gereği gibi kavrayamamış olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu kişiler dünya hayatlarının, ölümden sonraki asıl yaşamlarını belirleyen bir imtihandan ibaret olduğunun şuurunda değildirler. Yaşamakta oldukları bu dünyayı gerçek, ahireti ise bir aldanış olarak değerlendirler. Dünya hayatına son verip ahiret hayatını başlatan ölümü de bu nedenle bir son olarak nitelendirirler.

İşte bu düşünceleri nedeniyle onlar için 'ölüm' ne kadar ürkütücü ise, 'ölümü düşünmek' de en az o kadar rahatsız edicidir. Ölümü akıllarına getirdikleri takdirde dünya hayatından gereği gibi zevk alamayacaklarına, bu düşüncenin tüm lezzetleri tatsızlaştırıp anlamsızlaştıracağına inanırlar. Ölümü düşünmemeye ve unutmaya çalıştıkları takdirde de dünya hayatına daha çok bağlanıp, nimetlerden daha çok zevk alabileceklerini sanırlar.

Oysaki insan ölümü düşünse de düşünmese de, unutsa da hatırlasa da sonuç hiçbir zaman için değişmeyecektir; "De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma Suresi, 8)" ayetiyle hatırlatıldığı gibi insan ölüm ile mutlaka karşılaşacaktır. O halde akılcı olan, düşünmeyerek ve unutmaya çalışarak kesin olarak gerçekleşecek bir olaydan kaçmak değil, bu gerçekle karşılaşabilecek şekilde hazırlık yapmaktır. Eğer insan Allah'ın razı olacağı şekilde bir hayat sürdürür ise, ölüm bu kişiye bir kayıp ya da zarar getirmeyecektir. Aksine sonsuz ve kusursuz yaşamına başlamasına vesile olacaktır. Eğer bu insan Allah'a samimi bir kalple yönelmiş ise ölüm dışarıdan bakıldığında her ne şartlar altında gerçekleşirse gerçekleşsin kişiye acı da vermeyecektir. Allah Kuran'da ölüm meleklerinin iman edenlerin canlarını acı vermeden yumuşakça çekip alacaklarını bildirmiştir. Ölümün ancak inkar edenler için acı veren bir olay olduğu da yine Kuran ayetleriyle haber verilmiştir. (Naziat Suresi, 1-2) Dolayısıyla da eğer kişi iman ve ihlas sahibi ise ölüm onun için acı çekeceği bir son olmayacaktır.

Bunun yanında ölümü düşünmek, bu kimselerin düşündüğü gibi kişiyi dünyadan koparan değil, tam tersine dünya nimetlerinden de olabilecek en fazla lezzeti alabilmeyi sağlayan önemli bir vesiledir. Çünkü insan nimetlere bağlanıp, onları şehvet haline getirdiği zaman değil, tam tersine tüm bunların fani ve geçici olduğunu kavradığı takdirde onlardan çok daha fazla haz duyabilir. Peygamberimiz de bir sözünde ölümü düşünmenin önemini şu şekilde belirtmiştir:

    Ölümü çok zikredin. Zira bu, insanı dünyadan çeker. Ve günahlardan sıyırır.15

Ayrıca ölüm bu kimselerin algıladıkları gibi ne hayatın, ne nimetlerin, ne de güzelliklerin sonu değildir. Aksine ölüm gerçek hayatın başlangıcıdır; insanın dünya hayatında yaptığı seçim doğrultusunda sonsuza dek yaşamını sürdüreceği gerçek dünyasına geçişidir. Eğer Allah'ın büyüklüğünü takdir edebilmiş ve hayatını bu uğurda yaşamışsa sonsuz hayatını birbirinden güzel cennetlerde geçirecektir. Ama eğer dünya hayatına aldanmış, ölümü, Allah'ın huzuruna varıp hesap vereceği günü ve ahireti unutmuş ise bu durumda da ebedi mekanı cehennem olacaktır. Dünya hayatında ölümü düşünmemeye çalışması kişiyi bu gerçeklerle karşılaşmaktan kurtarmaz.

                                                                                                       BEDİÜZZAMAN

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1/7/2006 - NEFSİN KÖTÜLÜKLERİNDEN ARINMAK

Kategori: YAZILAR
Dünya hayatındaki imtihanın bir gereği olarak nefis -Allah'ın dilemesi dışında- insanları daima kötülüğe davet edecek şekilde yaratılmıştır. İnsanı teşvik ettiği bu kötülüklerden biri de ihlassız davranmaktır. Nefis, kişinin ihlasını kırmak, samimiyetini zedelemek için benliğinde var olan her türlü kötü fikir ve düşünceyi destekleyecek şekilde hareket eder. Çünkü "Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun)." (Şems Suresi, 7-8) ayetleriyle de dikkat çekildiği gibi nefis, benliğinde 'sınır tanımaz günah ve kötülüğü' barındıran bir varlıktır. Ancak Allah insana tüm bu sınırsız kötülükten sakınmasının ve nefsini arındırıp temizlemesinin yolunu da ilham etmiştir. "Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır." (Şems Suresi, 9-10) ayetleriyle de belirtildiği gibi nefsindeki kötülüklerin ardı sıra giden yıkıma uğrayacak, tüm bu kötülüklerden arınıp temizlenen ise kurtuluşa erecektir.

İşte ihlası kazanmayı ve böylece Allah'ın salih kullarından olabilmeyi hedefleyen bir kimsenin seçimi de mutlaka bu yönde olmalıdır. Allah müminlerin bu konudaki samimi çabalarına "İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah'ın rızasını ara(yıp kazan)mak amacıyla nefsini satın alır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır." (Bakara Suresi, 207) ayetiyle dikkat çekmiştir. Ancak önemli olan insanın nefsine karşı son derece dürüst ve samimi yaklaşması, nefsine asla acımaması ve ona sahip çıkmamasıdır. Nefsini tüm bu kötülüklerden arındırıp eğitebilmesi, ona boyun eğdirebilmesi ve terbiye edebilmesi ancak bu yolla mümkün olabilir. Bunun için nefsini hiçbir zaman için kendi benliğinin bir parçası gibi görmemeli, hiçbir zaman için ondan yana tavır koymamalı ve onu savunmamalıdır. Onun daima haksız olduğunu, her zaman Kuran'a muhalif olduğunu, şeytanın sözcülüğünü yaptığını bilmeli, ondan gelen sözleri bu anlayış ile değerlendirmelidir.

Nasıl ki insan konu bir başkası olduğunda, o kişinin nefsine karşı hiçbir acıma hissi duymuyor, hiçbir şekilde onu savunma ihtiyacı duymuyor, onu haklı çıkarmaya çalışmıyorsa, söz konusu olan kendi nefsi olduğunda da aynı tavrı göstermelidir. Nefsini yabancı bir şahıs olarak kabul etmeli, onun yanında değil onun karşı safında yer almalıdır. Kötülüğü teşvik ettiğinde ona nasihat etmeli, şeytani bir merhamete kapılmadan vicdanının sesini dinlemelidir. Nefsinin başvurduğu hileli yöntemleri fark edebilmesi, onu tarafsız bir gözle değerlendirip, Kuran ile muhakeme edip yargılayabilmesi ancak bu yolla mümkün olabilecektir. Ancak bu şekilde ihlası ve Allah'ın rızasını kazanabilecektir. Allah bu durumu ayetlerinde "Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi heva (istek ve tutkular) dan sakındırırsa, artık şüphesiz cennet, (onun için) bir barınma yeridir." (Nazi'at Suresi, 40-41) hükmüyle bildirmiştir.

                                                                                       BEDİÜZZAMAN

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1/7/2006 - REKABET

Kategori: YAZILAR
Bediüzzaman ayrıca müminler arasında yaşanmasının ihtilaf zararlarına da değinmiştir. İhtilaf ve rekabet ne kadar güç kırarsa, ittifak etmenin de o kadar kuvvet sağlayacağını belirtmiştir:

    ... Gaflete ve dalalete dalanlar ise, aşırı bir sevgiyle bağlı oldukları menfaatlerini kaçırmamak ve menfaat için aşırı bağlılık gösterdikleri, tapar derecesinde sevdikleri reislerini ve arkadaşlarını küstürmemek için, zilletlerinden ve nâmerdliklerinden, hamiyetsizliklerinden; mutlak arkadaşlarıyla, hattâ alçak ve hain ve muzır olsalar dahi, hâlisane ittihad..., hem menfaat etrafında toplanan ne şekilde olursa olsun ortaklarıyla samimane ittifak ederler. Samimiyet neticesi olarak istifade ederler. 7

Said Nursi'nin bu sözlerinden de anlaşılacağı gibi, Allah'a ve ahirete inanmayan insanlar dahi sırf güç kazanmak ve menfaat elde edebilmek için rekabeti bir kenara bırakıp birbirleriyle ittifak edebilmektedirler. Menfaate olan bu düşkünlükleri aralarındaki rekabet ve kıskançlığı bir anda yok edebilmekte ve onları samimi dostlar haline getirebilmektedir. Bu samimi ittifaklarından da umdukları gibi istifade edip, çıkar elde edebilmektedirler.

İnkar edenler sırf menfaat için böylesine bir güçle ittifak edebilirken, Allah'ın rızasını kazanmak gibi yüksek bir ideale sahip olan müminlerin rekabet ya da kıskançlık duygularından kurtulamayıp ittifak edememeleri elbette ki söz konusu olamaz. Allah'ın rızasını kazanma konusundaki şevkleri, nefislerinin fısıldadığı kıskançlığı ya da rekabet hırsını rahatlıkla delip geçer. Önemli olan ihtilafın sadece kendilerine değil, aynı zamanda da dine nasıl zarar verebileceğini iyi kavramalarıdır. Bir ayette "Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir." (Enfal Suresi, 46) sözleriyle çekişme ve ihtilafın güç kaybına neden olacağı hatırlatılmıştır.

Peygamberimiz de "Bir kimse din kardeşinin ayıbını onun hoşlanacağı şekilde örterse, Allah da kendisini dünya ve ahirette hoşnud eder."8 şeklindeki sözüyle Müslümanların her zaman birbirlerinin eksikliklerini tamamlamaları ve hatalarını örtmeleri gerektiğini ifade etmiştir. Aksi durumda aralarındaki manevi birlik ortadan kalkacak ve güçleri gidecektir. Müminlerin güçlerinin gitmesi ise inkar edenlerin gücüne güç katmak anlamına gelir. Hiçbir mümin sırf nefsinin isteklerini tatmin etmek için böyle bir sorumluluğu yüklenmek istemez. Çünkü müminlerin asıl sorumlulukları Kuran ahlakını en mükemmel şekilde yaşamak, bu ahlaklarıyla başkalarına örnek olmak ve onları da dini yaşamaya teşvik etmektir. Açıktır ki kendisi daha kıskançlığı ya da rekabet hırsını yenememiş bir insan, böyle bir sorumluluğu gereği gibi yerine getiremez. Dolayısıyla da müminlerin gücünü kıran ve inkar edenlere güç veren tavırlar gösterir. Bu tavırlar sonucunda kişi etrafına kötü örnek olduğu gibi, ahiret için de ağır bir sorumluluk yüklenir. O nedenle bu tavırlarını hemen terk etmeli ve güzel ahlaka yönelmelidir. Çünkü ihlası ancak bu şekilde kazanabilecek ve Allah'ın rızasına uygun bir ahlaka ancak bu şekilde ulaşabilecektir. Mümine yakışan tavır ise Bediüzzaman'ın da belirttiği gibi "İyilik ve takva konusunda yardımlaşın" ayetine uygun olarak 'müminlerle samimi ittifak etmek' ve ihlası ayakta tutmaktır:

    İşte ehl-i hakkın bu haksız ihtilaf illetinin merhemi ve ilâcı: "Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider…" (Enfal Suresi, 46) âyetindeki Allah'ın şiddetli yasaklaması, "İyilik ve takva konusunda yardımlaşın" (Maide Suresi, 2) âyetinde sosyal hayat için gayet hikmetli olan Allah'ın emir ve prensipleriyle hareket etmek ve ihtilafın İslâmiyete ne derece zararlı olduğunu ve dalalette olanların, hak yolda olanlara üstün gelmesini ne derece kolaylaştırdığını düşünüp, tam bir zaaf ve acizlik ile, o hak yolda olanların kafilesine fedakârane, samimane olarak katılmaktır; şahsiyetini unutmakla iyi yüzlülük ve yapmacık hareketlerden kurtulup

                                                                                                         BEDİÜZZAMAN

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Sana şah damarından daha da yakın Allah; Günah mı dedin;ondan uzağa düşmek günah...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

Kategoriler

ArKaDaŞLaRıM

esin
dostlukrehberi
1984nilufer
karanfil58
serverh
semasema
mondlicht
aliosman06